Vahşetin Son Çağrısı

Böbrek yetmezliğinden genç yaşta hayatını kaybeden Jack London vahşete çağıran romanında şöyle der: “Demek burada işler böyle oluyordu. Adil oyun diye bir şey yoktu. Bir kere düştün mü sonun geldi demekti. Eğer öyleyse o da hiçbir zaman yere düşmeyecekti.”

Romandaki Buck karakteri bir köpektir. Ve bu köpek evcil bir hayvan iken daha sonra vahşi ve acımasız yaşama ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Şimdi biraz düşünelim. Aslında Buck yeni doğmuş bebeklerle veya yıllar önceki bizlerle eş değil midir? İnsanoğlu doğar, büyür, büyürken de çeşitli acımasızlıklara şahit olur. Bunun sonucunda iki çıkış yolu vardır: Kulakları duymadan gözleri görmeden dilleri konuşmadan hayatına devam etmek ya da bu düzeni değiştirmek. Buck romanda ikinci yolu tercih eder. Peki ilk yolu tercih etseydi, o zaman bu düşünce üzerine bir roman yazılabilir miydi?


Bir diğer karakter de Manuel. Buck’a yaptığını sadece ticaret sansa da Buck’ın hayat yolculuğunu başlatan odur. Çevremizde bizi hayata hazırlayan belirli şeyler vardır bunlar annemiz, babamız arkadaşımız, öğretmenimiz veya yaşadığımız olaylar olabilir. Önemli olan bunlar karşısında hangi yolu seçtiğimizdir.
Romanın akışında Buck evcil bir hayvan iken kızak köpeği olarak eğitilir. Bu durum alışılanları terk etmek zorunda kalan insanın çaresizliği ile aynıdır. Bu çaresizlikle başa çıktığınızı sanarken tıpkı romandaki Spitz karakteri ile çevrenizin dolu olduğunu görürsünüz. Rekabete dahil olur ve düzenin içindeki lider olmak için bedel ödemeye başlarsınız.


Romandaki Thornton karakteri ise apayrı bir insandır. Hayatınızdaki zorlu dönemlerin birinde sizi çekip o atmosferden çıkaran kim varsa aslında o Thornton’dur. Susamışa su, acıkmışa yemek, uykusuza uyku… Thornton Buck’ın kurtarıcısıdır. Uzun süre sonra Buck’ın sevgisini ve sadakatini hak eden tek insandır. Birkaç kere bu sadakati Thornton’a kanıtlar.


Doğmak kadar acı, bir diğer olay da ölmektir. Çoğumuz hayatında değerli bir eşyasını kaybetmiş, sevdiğini toprağa vermiş veya verecektir. Vicdanı olan için tanımadığı insanın kaybı da aynı acıya denktir. Ve Buck da herkes gibi sevdiğini kaybeder. Aslında yaratılış gereği hepimiz, tüm canlılar bazı olaylara aynı tepkiyi veririz. Buck’ın bir için bini yok sayması, sevdiğini kaybetmiş birinin tüm dünyaya mûdil (çetin) davranması ile aynıdır. Romanın başındaki iki seçenek tam da bu noktada Buck’ın karşısına bir daha çıkar ve Buck başta da olduğu gibi düzeni değiştirmekten yanadır. Hatta yazar bunu şöyle açıklar: ” Ya o efendisi olacaktı ya da birileri onun efendisi…” Buck artık aitlik hissine yabancıdır. Ve Manuel’in çıkarı uğruna tanımak zorunda kaldığı vahşi doğaya kendini bırakır, düzeni değiştirir. Böylelikle artık lider odur.


Düzen bazen düşünceler bazen de duygular olabilir. Hangisinin doğru veya yanlış olduğunu bizlere akış gösterir. Lakin öyle anlar vardır ki tıpkı Buck’ın tam da buldum derken kaybetmesi veya Spitz’in güç savaşı içindeyken yenilmesi gibi türlü olaylarla karşılaşabiliriz. Burada önemli olan neyin içinde olduğumuz değil sebeplerin hangi sonucu doğurduğudur. Elbette ki her canlı kendi doğasına tekrar dönecektir. Uzun lafın kısası Jack London’ın Buck karakteri üzerinden insanlığı eleştiren bu romanından öğrendiğim tek şey, insan yaşamının ikiye bölündüğüdür. Masum doğuş, suçlu ölüş…